Yenilikçi her bilimsel kuram gibi, Darwin’in doğal seçilim kuramı da kâh olumlu kâh olumsuz, çok çeşitli tepkilerle karşılandı. Kuram 1859 yılında ilk ortaya atıldığında bugünküne kıyasla çok daha sallantıdaydı ve hararetli bilimsel tartışmalara konu oldu.
2009 yılına geldiğimizde bugün artık zengin bir fosil kaydı, genetik bilimlerin ortaya koyduğu bilgiler, jeolojik katmanların yaşlarının tespitinde başvurulabilen çok sayıda farklı yöntem ve milyonlarca türü barındıran devasa bir veri-tabanı, biyoloji bilimlerinin temel taşı kabul edilen Darwin’in kuramını tereddütsüz destekler niteliktedir. Ancak bundan 150 yıl evvel kuramı destekleyen deliller çok daha azdı; genlerin varlığı dahi bilinmiyordu. Darwin’in kendisi bile Türlerin Kökeni Üzerine’nin altıncı bölümünde, “Kuramın Zorlukları” başlığı altında kuramındaki sorunları özetliyor ve tartışmaya açıyordu; kuramına yönelik eleştirileri dile getirenler de çoğunlukla bu sorunlar üzerinde duran meslektaşları oluyordu.
Meşhur tartışma
Darwin ve meslektaşları için en önemli yıllık bilimsel toplantı, Britanya Bilimsel İlerleme Derneği’nin (British Association for the Advancement of Science) yıllık toplantılarıydı. Konferans 1860 yılında Oxford’da düzenleniyordu. Kökenler Üzerine’nin yayımlanmasının üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişti, dolayısıyla konferans boyunca doğal seçilime dair ateşli bilimsel tartışmalar yaşanıyordu.
Evvelden Britanya Derneği başkanlığını da yürüten Oxford Piskoposu Sam Wilberforce’un Oxford’daki toplantıda bir konuşma yapması gayet normaldi. 19. yüzyılın ilk yarısı boyunca, Birleşik Krallık’ta bilim alanında Anglikan (Protestan) din adamları halen önemli rol oynuyorlar, Oxford ve Cambridge gibi köklü üniversitelerde verilen eğitime büyük ölçüde yön veriyorlardı. 1831-1865 yılları arasında Britanya Derneği’nin çeşitli kollarına başkanlık edenler arasında en az 41 Anglikan din adamı sayılabilir.
Wilberforce konuşmasında Darwin’in yeni kuramını eleştiriyordu. Darwin’i savunma göreviniyse Thomas Henry Huxley ve bitkibilimci Joseph Hooker üstlendi. Yıllar sonra bu münazara “bilim-din tartışması” olarak yansıtılmaya başlandı; ne var ki, aslında Piskopos Wilberforce dine dair tartışmalara girmekten bütünüyle kaçınmış, yalnızca bilimsel noktalara değinmişti. Münazaradan birkaç hafta sonra yayımlanan Türlerin Kökeni’ni değerlendirdiği eleştiri yazısında şöyle diyordu Wilbeforce: “Doğada gözlemlenen veya gözlemlendiği iddia edilen herhangi bir olguya veya bu olgulardan mantık çerçevesinde yapılan herhangi bir çıkarıma, sırf Vahiy’de öğretildiğine inandıkları şeylere ters düştükleri düşüncesiyle karşı çıkan kimselere tahammülümüz yoktur.” Yani Wilberforce, bilimsel kuramlara dinsel inançlardan yola çıkılarak eleştiri yöneltilmesine tamamıyla karşıydı. Darwin, Piskopos Wilberforce’un eleştiri yazısını etkileyici bulmuş ve yakın arkadaşı Hooker’a yazdığı mektupta şöyle demişti: “Sıra dışı bir yaklaşım, fevkalade zekice; kuramdaki varsayıma dayalı kısımları ustaca ayıklamış, sorunlu tarafları başarıyla sunmuş”.
Karışık Tepkiler
Piskopos Wilberforce, evrim kuramına muhalefeti bağlamında zamanın Anglikan kilise önderleri arasında tipik bir örnek değildi aslında. Gelecekte Canterbury Başpiskoposu olacak olan Frederick Temple’ın, Britanya Derneği’nin 1860’taki bu toplantısında verdiği resmi vaazda Tanrı’nın etkinliğinin, erişilmiş bilimsel bilgideki noksanlıklardan ziyade doğal dünyayı düzenleyen yasaların bütününde görülebileceği yönündeki savunması belki de Wilberforce’un konuşmasından daha önemli kabul edilebilir. Temple bu konuşmasında Darwin’in adını anmadıysa da, 1884’te Bampton’da verdiği derslerde bu yaklaşımını geliştiriyor ve belirgin biçimde Darwinci bir evrim anlayışı sunuyordu.
1860lı yıllara gelindiğinde Darwinci evrim kuramı Cambridge Üniversitesi lisans öğrencilerinin sınav sorularında karşılaştıkları bir konu olmaya başlamıştı. Evrimin, dönemin bilimsel ve dinsel otoritelerince şiddetle reddedildiği düşüncesi efsaneden ibarettir. Gerçekte kurama yönelik tepkiler çok karışıktı. Kimi dindar, kimi laiklik yanlısı pek çok bilim adamı, kuramı hızla bilimsel dünya görüşlerine dâhil etti. Öte yandan başka bilim adamlarıysa evrim kuramına, bilimsel temellere, dinsel temellere veya bunların her ikisine birden dayanarak karşı çıkıyorlardı. Bilimsel çevrelerde kuramın savunuculuğunu yapanlar olduğu gibi, Darwin’in kuramını canı gönülden kabullenerek geleneksel teoloji çerçevesine uyarlayan din adamları da vardı. Azınlıkta kalan bazı din adamlarıysa kurama, ahlakı ve insanın değerine dair inancı sarsacağı düşüncesiyle şiddetle karşı çıkıyorlardı.
Darwin’in büyük başarısı evrim fikrini sağlam delillerle desteklenen bilimsel bir kuram olarak kabul ettirmesi oluyordu. Gerçi evrimin doğal seçilim yoluyla gerçekleştiği düşüncesi birçok bilim adamınca kabul edilmiyordu. Darwin’in başlıca savunucularından olan Thomas Henry Huxley bile evrimin doğal seçilim aracılığıyla gerçekleştiğini hiçbir zaman tam olarak kabul etmedi. Doğal seçilimin, evrimin gerçekleşmesinde merkezi rol oynadığının bilimsel çevrelerde neredeyse istisnasız biçimde kabulü ancak 1930lu yıllarda oldu.
Kuramın Amerika’da Karşılanışı
ABD’de Darwinci evrim kuramını bilimsel çevrelere ve ötesine duyuran genel olarak Hıristiyan akademisyenler oldu. Örneğin Harvard Üniversitesi’nde Doğa Tarihi Profesörü ve adanmış bir Hıristiyan olan Asa Gray, Darwin’le uzun yıllar boyunca mektuplaşmış, ona dert ortağı olmuştur; Türlerin Kökeni’nin Amerika’da yayımlanmasına da Gray önayak oldu. Gray ile Darwin arasındaki yazışmalar günümüze dek korunmuştur ve bu yazışmaların büyük bölümüne internet ortamında, Darwin Correspondance Preject web-sayfasından erişmek mümkündür. Yazışmalar Menagerie Tiyatro Topluluğu tarafından dramatize edilmiş, Re:Design (Tasarıma Dair) başlığı altında sahneye uyarlanmıştır.
ABD’de Darwinci evrimi yürekten savunan diğer Hıristiyan akademisyenler arasında New Jersey Üniversitesi (daha sonraları Princeton Üniversitesi adını alacak olan) rektörü James McCosh; buzul jeolojisi üzerine yazdığı kitaplar yıllarca ders kitabı olarak okutulan teolog ve jeolog George Wright; jeolojinin ABD’de bilim dalı olarak kabul görmesinde önemli rol oynayan ve Amerikan Jeoloji Cemiyeti’nin kurucu üyelerinden olanMichigan Üniversitesi jeoloji ve paleontoloji profesörü Alexander Winchel; ve The American Journal of Science editörü Yale Üniversitesi Doğa Tarihi Profesörü James Dana sayılabilirler. Dana şöyle der: “Bir gelişim kuramına inanmak ateizm değildir, yeter ki Doğa’nın bir bütün olarak Tanrı’nın iradesi ve süregelen etkinliği sayesinde var olduğu da kabul edilsin.”
Tarihsel Perspektif
Tarihçi James Moore der ki, “Birkaç istisna dışında Büyük Britanya ve Amerika’da ileri gelen Hıristiyan düşünürler, Darwincilik’i ve evrimi benimsemekte pek de gecikmediler”. Amerikalı tarihçi George Marsden de, “…Harvard’dan Louis Agassiz hariç, 1870li yıllara gelindiğinde Amerikalı Protestan hayvanbilimci ve bitkibilimcilerin neredeyse tümü bir çeşit evrim kuramını benimsemişlerdi”. O dönemde yeni kuramların kabul edilmesinde dinsel desteğin halen önemli bir etken olması da aslında, evrim kuramı gibi devrim niteliğindeki bir kuramın nasıl olur da bu denli hızlı biçimde ve geniş kitlelerce kabul görebilmiş olduğunu izah eder. Dinsel destek olmasaydı evrim kuramının aynı ölçüde rahat biçimde kabul görebileceğini düşünmek pek de gerçekçi değildir.
Darwin’in ölümünden sonra doğal seçilim aracılığıyla seçilim, yaygın ilgisini yitirir gibi oldu; ancak 20inci yüzyılın erken dönemlerinde genlerin keşfi ve Moravya’da bulunan bir Augustinyen manastırı başkeşişi Gregor Mendel’in 1866’da yayımlanan kalıtım yasaları üzerine yazılarının yeniden keşfiyle yeniden kabul görmeye başladı. Evrim kuramının günümüzde eriştiği son noktaysa, nüfus genetiği ile doğal seçilim kuramının harmanlanmasıyla geliştirilen “yeni-Darwinci sentez”’dir.




